eksibesiktas

Archive for the ‘Beautiful Freak’ Category

BEFAM, Serdar Özkan ve Batuhan

In Beautiful Freak, Erkut Şentürk, Hasan Türk, Muhammed Demirci, Necip Uysal on 06/03/2009 at 22:06

BEFAM çok duyulan, az bilinen bir Beşiktaş projesi. Kısaltılmamış hali Beşiktaş Futbolcu Araştırma ve Uygulama Merkezleri. Geçen yazın sonlarına doğru kapatıldığı söylentileri dahi çıktı ancak net bir bilgiye ulaşmak mümkün değil ne yazık ki. Resmi siteye bakıldığında varlığı devam ediyor olarak kabul edilmeli, en azından Psikolog Arzu Alkan‘ın görevi EĞİTİM GRUPLARI ve BEFAM Sorumlusu olarak geçiyor halen.

Projenin çıkışı, Mehmet Ekşi’nin şampiyonlar ligi maçında İlhan Mansız’ın bir gol pozisyonunda topu sol ayağından, sağ ayağına çekmek için vakit harcamasına ve devamında da golü kaçırmasına hayıflanmasına dayanıyor. O pozisyonu rüyalarına girecek kadar kendine dert eden Mehmet Ekşi, 2003 senesinde BEFAM’ı kuruyor ve Beşiktaş Futbol Altyapı Koordinatörü olarak görevini sürdürüyor. BEFAM sorumlusu ise daha önce belirttiğimiz gibi, Arzu Alkan. Ocak 2008′deki Beşiktaş dergisinde hem Mehmet Ekşi, hem de Arzu Alkan kondisyon, teknik, taktik, mental, spor bilimleri ve izleme olarak altı birimden oluşan BEFAM hakkındaki bazı detayları anlatmışlar.

Misyon, vizyon gibi teraneler kalite belgesi almak için gerekli ezber laflar olsa da, BEFAM’ın misyonuna ve vizyouna bakalım. Misyon: “Türkiye’de futbol endüstrisini Ar-Ge’den beslenir hale getirmek, futbolu vandal yaklaşımların dışına çıkararak insanları fiziksel ve zihinsel olarak geliştiren bir heyecan kaynağına dönüştürmek,” Vizyon ise: ” Beşiktaş Jimnastik Kulübü’ne ve Türk futboluna dünya standartlarını belirleyecek kapasitede oyuncular yetiştirmek.” olarak şekillendirilmiş.
Bir çok yaş grubundan oluşan Beşiktaş futbol altyapısında, BEFAM her gruptaki futbolcular için ayrı ayrı kayıt tuttuğunu, bu kayıtlara göre futbolcuların eksiklerinin giderildiğini, her futbolcu için aynı antrenman programı yerine, futbolcunun fiziğine, kondisyonuna, gelişim sürecine göre farklı çalışmalar yapıldığını, ayrıca Bahçeşehir üniversitesi ile yapılan anlaşmayla, oyunculara psikolojik destek, ingilizce ve üniversite eğitimi için yardım edildiğini iddia ediliyor. Tam bu noktada verilen örnek ise, Muhammed Demirci’ye yapılan testlerde fiziksel gelişiminin yeterli ölçüde olmadığı tespit edilince, büyüme hormonlarındaki eksikliğin tedavi edilmesi.
Ayrıca BEFAM sorumlusu Psikolog Arzu Alkan’ın şu sözleri de kayda değer: “Futbolcular birçok sanatçı ya da politikacıdan daha fazla göz önünde olmalarından dolayı: antrenörler, hakemler, taraftarlar gibi birçok insanla iletişim içindeler. Özellikle maçlar esnasında bu konuda yeterliliğe sahip olmayanların çeşitli cezalar aldığını görüyoruz. Dolayısıyla bu fazla baskı ve stresi kabul edip sindirmeyi doğru şekilde öğrenmeliler. Futbol bir takım sporu olduğu için bu noktada yapılacak bir hata diğer arkadaşlarını ve kulüplerini zor durumda bırakabiliyor.” Ardından da şöyle devam ediyor Alkan, “İnsan sosyal bir varlıktır ve doğduğu andan itibaren belli çevreler içine girer. Ancak futbolcular bunu biraz daha farklı yaşarlar. Çünkü günümüzde bu kadar çok insanı bir araya getiren, tek yürek olmalarını sağlayan başka bir aktivite yok. Dolayısıyla belli bir görevi de üstlenmek durumundalar. Birçok erkek çocuğu, küçük yaşlarından itibaren mutlaka bir futbolcuyu örnek alır. Belki de o futbolcu çocuğun bütün hayatını etkileyecektir, Tabii ki bu büyük bir baskıdır ancak bu işin doğasında vardır. Bu nedenle futbolcu, sosyal ortamlarda nasıl davranacağını, hayatını nasıl sürdüreceğini öğrenmelidir. Ahlaki değerleri ön planda tutmalı, yüklendiği misyonun farkında olmalıdır.” şeklinde de bitiriyor.
Vizyonu ayrı güzel, misyonu ayrı güzel, kurulma hikayesi ilginç, metotları doğru, sorumlularının açıklamaları harika olan bir proje BEFAM. Fakat ne yazık ki son yıllardaki alt yapı meyvelerine bakıyoruz; Serdar Özkan ve Batuhan Karadeniz. Sanki pek de etki etmemiş gibi onlara bu çalışmalar. Serdar Özkan doğal yeteneklerinin üzerine özel çalışmalar yapmış olsaydı, bu halde olmazdı kesinlikle. Ya da İnönüde’ki Liverpool zaferinin ardından “Türk’ün, Türk’ten başka dostu yok,” der miydi bilinmez. Batuhan Karadeniz’in sürekli adının karıştığı olaylarsa, alt yapıdayken nasıl bir psikolojik destek aldığını merak ettiriyor insana.
Herneyse, henüz BEFAM’ın emekleme sürecindeki ürünleri olarak kabul edelim bu iki futbolcumuzu ve U-14 milli takımına diğer büyük takımlar hiç futbolcu gönderemezken, Beşiktaş’ın 8 futbolcu gönderdiğini, yine U-15′e 3 futbolcusunu, U-17′ye 5 futbolcusunu gönderdiğini hatırlatalım. Ve ümitle bekleyelim ki, Erkut Şentürk, Muhammed Demirci, Necip Uysal, Hasan Türk gibi isimler bir an evvel gelip, BEFAM’ın misyonuna uygun şekilde Beşiktaş’a faydalı olsunlar.

Unutulan Terimler; Frikik ve Hat-Trick

In Beautiful Freak on 06/03/2009 at 15:44

Son üç senedir süper lig şampiyonlarının aldıkları puanlar kadar, attıkları gol sayıları da düşmüş. Zico ile Fenerbahçe 65 gol atarak şampiyon olurken, geçen sene Galatasaray 64 gol atarak, bu sene Beşiktaş ise 60 gol atarak şampiyon olmuş. Doğal olarak goller azaldıkça, golcülerin istatistikleri de iyice cılızlaşıyor ve bir zamanlar Hakan Şükür, Feyyaz Uçar, Aykut Kocaman gibi isimlerin sık sık yaptıkları hat-trick’lere artık pek rastlanmaz oluyor. O model golcülerden şu an tek elde kalan Taner Gülleri’dir ki, onun da bu yaşına rağmen Beşiktaş’ta oynamasını istediğimi de belirtmek isterim.
Aynı zamanda, tıpkı hat-trick gibi frikik golleri de artık futbolumuzla ilişiğini kesmek üzere. Hami, Hagi, Sergen, Van Hoijdonk gibi usta frikikçilerin bir bir emekli olmasının ardından, geriye kalan Yattara, Alex, Lincoln, Delgado, Tello gibi isimler bir tane dahi frikik golü atamadan sezonu tamamladılar. Özellikle Alex’in ilk geldiği senelerdeki frikiklerinin daha sonra kötüye gitmesi ve yaklaşık iki yıldır frikik golü atamaması, Türkiye’deki antremanların futbolcuları ileri değil, geriye götürdüğünü söylüyor bizlere. Beşiktaş adına ise ligdeki son frikik golü, fotoğrafta da görülen, geçen sezonki Trabzonspor maçında, Delgado’dan gelmiş. Onun dışında da hatırladığım, bir Tello golü var Marsilya’ya, bir de Delgado golü var, Bucaspor’a..

Büyük Mustafa

In Beautiful Freak, Mustafa Denizli on 06/03/2009 at 15:05
Sevimli bir yüze sahip, sürekli gülümseyen ama ilginç bir şekilde de Türk futbolunun başarı anlamında en önde isimlerinden biri olmasına rağmen, seveni kadar, belki de daha fazla, sevmeyeni bulunan bir isim Mustafa Denizli. Kendisine sempatim o alkoliklere has kırmızı suratından, rakı sofrası adamı görüntüsünden ve yumuşak başlı mizacından kaynaklanmaktaydı, Beşiktaş’ın başına geçene kadar. Ancak daha sonrasında, Beşiktaş’ın sadece bir teknik direktör almadığını, akıllı bir yönetici ve iyi bir menajer de transfer etmiş olduğunu anlayacaktık.

Gelir gelmez söylediği ilk şey, sene sonunda şampiyonun isminin Beşiktaş olacağıydı. Kimse bunun dile kolay bir iddia olduğunu söyleyemez zira son yıllarda Beşiktaş’ın şampiyon olacağını net şekilde, üstüne basa basa söyleyen bırakın futbolcu, teknik adam, yönetici; taraftar dahi yoktu. En fazla iyi niyetli temennilerin, nasipse oluruz diyebilen bir anlayışın sonu, Beşiktaş’ın büyüklüğünün hala farkında olan bir isimle geldi. Geldiğinde verdiği şampiyonluk sözünü, ligin ilk yarısı bittiğinde takımı altıncı olmasına rağmen yineledi. Tıpkı yıllar önce 3-0′lık Neuchatel Xamax maçının rövanşında, maç ne olur diyenlere iddialı bir şekilde 5-0 olur dediği gibi, bu sefer de iddialı bir şekilde 26. haftayı bekleyin dedi ve o zaman başardığını, şimdi de başardı. Çünkü onun uzmanlık alanı hedef koyma, hedefe inandırma ve koyduğu hedef doğrultusunda da kendisinin etrafında kenetlenen bir kadro kurmaktı.

Mustafa Denizli’nin teknik adamlığındaki başarısını, iyi bir yönetici olmasına, futbolcu seçimlerindeki başarısına ve maça özel taktiklerine bağlamak mümkün. Ancak işte istikrarlı bir başarı sağlayamamasının da temel nedeni, sadece kendi konsantrasyonuna bağladığı bir sistemin, hep aynı şekilde ilerleyememesi ve sistemsizliğin sistem olduğu bir ortamda, hedefe kenetlenme sağlanamadığında, takımlarındaki bütün parçaların birden çözülerek kaos yaratmasıdır. Şampiyonluk kutlamalarından yavaş yavaş çıkan Beşiktaş, gelecek senenin planlarını yaparken, Mustafa Denizli kanadından yorgunluk sesleri geliyor ve bir Çeşme tatilinin sonuna kadar top taca atılıyor.
Şu an hala Beşiktaş’ta herşeyin pirüpak olduğunu söylemek için fazla iyimser olmak gerekli. Geçen senenin büyük bölümünde oynanan 4-3-3 sistemine uygun bir kadro yapısının tam anlamıyla olmadığı, sağ ve sol beklerde yaşanan sıkıntıların takım olarak baskı kurulmasını engellediği, oynanan oyunun yavanlığını şampiyonluğun bile unutturamadığı bir ortamda, Beşiktaş’ın kırılgan yapısının ortadan kalktığını düşünmek hata olur. Doğru teknik direktörle, yeni bir yapılanmaya gitmek için henüz erken. O geçiş sürecini Denizli gibi kısa hedeflerin hocasıyla fazla yara almadan atlatmak şu an için ilk hedef olmalı. O yüzden en kısa sürede, Mustafa Denizli’nin sözleşmesi, onu bir yıl için daha motive edecek şekilde yenilenmeli, gelecek sene hocadan büyük Avrupa başarıları beklemeden, tıpkı bu seneki gibi bir 100 milyon dolarlık kazanç daha getirecek şampiyonluk için bütün camia tekrar kenetlenmeli. Eğer bu başarılabilirse, Büyük Mustafa’nın sonrasında şimdiye kadar süregelmiş olan kısa vadeli planların yerine güçlü bir ekonomi ve üst üste yaşanmış şampiyonluklarla, uzun vadeli yatırımlar rahatlıkla yapılır.

Sizden Gelenler

In Beautiful Freak on 06/02/2009 at 14:39

Sizden Gelenler köşesi bir yayıncılık klişesidir. Özellikle şiir alanında felaket çalışmalara rastlamamıza yol açması nedeniyle kimseye pek sempatik gelmediğini biliyorum ancak konu fotoğraf olunca güzel kareler yakalamak için bir fırsat doğuruyor. İşte yukarıdaki ilk fotoğraf, sağolsun sitemizin yorulmak bilmeyen okurlarından what makes you think i’m not a superhero‘nun şampiyonluk kutlamalarında yakaladığı güzel bir enstantane. “Söylemiştik, yakarız gezegeni” iddiasını doğrular nitelikte.

Şu üsste gördüğümüz, ilk bakışta ne olduğunu anlayamadığımız fotoğraf ise ta TAV Tunus Beşiktaş’lılar Derneği’nden ulaştı bizlere. Bir de not düşmüşler fotoğrafın altına; “Öncelikle hayallerimizi gerçekleştiren takımımıza ve siz sevgili taraftarlarımıza teşekkür ederiz. Şanlı Bayrağımız Avrupa nın ve Afrika nın en yüksek hava trafik kontrol kulesinde emir ve görüşlerinize hazırdır” şeklinde. İşte semt takımı Beşiktaş! Taa Tunus semtlerine kadar uzanmış gördüğünüz üzere..
Fotoğraflar için tekrar teşekkür ediyor, ayrıca kafasına esenin sağda da görülen eksibesiktas@gmail.com adresine istediği fotoğrafları, dökümanları yollayabileceğini hatırlatmak istiyoruz. +Rep, emeğe saygı, esen kalın.
-Sezen Cumhur Freak

Kim, Ne Yaptı?

In Beautiful Freak on 06/02/2009 at 14:13

Yukarıdaki tabloda, bu sene ligde kimin kaç dakika oynadığı ve kaç gol attıkları yazılı. Sıralama ise, aldıkları toplam süreye göre düzenlenmiş. En çok sahada 90 dakika kalan bile, sadece 28 maç kalmış ki, bir futbolcunun bile 30 maçın üzerine çıkamaması enteresan. Zaten en çok oynayan futbolcuların arasında bu senenin müzmin sakatları Rüştü ve İbrahim Toraman’ın olması hem enteresan hem de fedakarlık bakımından da anlamlı.

32 kere sahaya çıkan Tello’nun ise sadece 13 kere 90 dakika sahada kalabilmesi de, kendisinin maç kondisyonu açısından ne denli yeterli olduğunu ortaya koyuyor.

Gol dağılımları ise, olabilecek en homojen şekilde gerçekleşmiş. Forvette oynayan isimler, Bobo (11), Holosko (10), Nobre (10) gol, forvet arkası oynayan isimler de Tello (6), Delgado (6), yarım sezonluk Yusuf da (3) gol atmayı başarmış. Yani neredeyse hepsi aynı sayıya ulaşmış.

Ha bir de son olarak gol sayısına ekleme yapalım, bu da Turkcell Super Lig ile alakalı. Son üç senenin şampiyonları, sırasıyla Fenerbahçe-Galatasaray ve Beşiktaş, 2 gol ortalamasını dahi bulamamışlar. Bu sene en çok gol atan takımlar, Beşiktaş ve Fenerbahçe sadece 60 gol atabilmişler..

Kalbimiz Ege’de Kaldı

In Beautiful Freak on 06/01/2009 at 20:54

Önce İzmir, ardından Denizli finalleri ve bu finallerin neticesinde İnönü Stadı’nda çife kupalı şampiyonluk kutlamaları. Hepsi çok güzeldi. Geçtiğimiz iki yılda, ligde iki kere final maçına çıkıp kaybeden takımın taraftarları olarak, kötümserliği o denli meslek edinmemize rağmen, bu sezonun filmi mutlu sonla bitti. Artık derin bir nefes alabiliriz. Artık o 101. yıl travmasından, bizi şampiyon yapmazlar psikolojisinden çıkabilir, “kadrosunda sadece bir adet şampiyonluk görmüş futbolcuları var” burun kıvırmasıyla muhattap olmayabiliriz. Ve en önemlisi artık özgüvenimizi yeniden kazanabiliriz, hatta şu an kazanmış olmamız gerekiyor. Söylemek gerekirse Denizli’de 2-0 öndeyken bile hala rahat değildi içim. Sezon başından beri benim kadar “şampiyon olacağız bu sene” diyen var mıdır bilmem ama o skora rağmen hala inanamıyorsam şampiyonluğun geldiğine, demek ki 2004′den beri tüm o yaşananlar içimize işlemiş bir şekilde.

Bu şampiyonluğun hikayesi gerçekten sıradışı. Ligin ilk yarısını altıncı sırada bitirmesine rağmen başardı bunu Beşiktaş. İlk yarı bittiğinde istatistikler, ilk yarıda ilk üçün dışına çıkanlardan şampiyon çıkmayacağını söylüyordu, daha sonra bu istatistik daha da gelişti, bilmem kaçıncı haftaya girerken lider olan takımlar, sene sonunda şampiyon oluyormuş illa ki vs vs… Tüm o ezberleri Beşiktaş bozdu ama Beşiktaş’tan önce, tabii ki Mustafa Denizli… İkinci yarı çıktığı 18 maçın 13′ünü kazanarak, Beşiktaş’ın büyük takım olduğunun her zaman altını çizerek, şampiyonluk demekten korkmayarak başardı bunu Mustafa Denizli.

Şimdi sevinme vakti. Maçtan sonra “sakın sevinmeyin bu oyunla işimiz zor” diyenlerden değilim ki şampiyonluktan sonra “durun bu oyunla seneye başımıza gelmeyen kalmaz” diyeyim. İşte nihai hedef buydu zaten, her sene şampiyon olmak gibi bir şey mümkün değil elbet ama bu yaz bazı şeylerin değişmesi gerektiği de aşikar öte yandan. Sezon içerisinde 5-2 kazandığı Kocaelispor maçı, deplasmanda 3-0 kazandığı Gaziantepspor maçı, yine deplasmandaki 4-1′lik Ankaraspor maçı gibi farklı kazandığı maçları dahi rahat bir oyunla kazanamayan bir takım Beşiktaş. En önemlisi hala topa hükmeden, oyun insiyatifini kendi tarafında tutamayan bir takım. Beşiktaş altıncı olur, şampiyon olur önemli değil ama şu şampiyonluk stresinden hazır çıkmışken, artık büyük takım gibi oynama hedefi ilk sıraya alınmalıdır. Daha sonraki hedef yine gerçekçi bir şekilde Türkiye ligi şampiyonluğu ve mümkün olduğunca üst üste şampiyonlar ligine katılıp, maddi problemlerin giderilmesi olmalı. Avrupa ise ayrı hikaye; en büyük hedef tabii ki orası, ancak yine de kısa sürede olmayacak işler peşine düşüp, gelinen noktadan daha da geriye gitmemek için, Avrupa hedefi çok gerçekçi olarak ortaya konulmalı.

Tüm bunlara değinmişken, şunun da altını çizmeden olmaz; 19 yıl sonra Beşiktaş’a çifte kupayı getiren Beşiktaş da bu Beşiktaş, hem de o kadar övdüğümüz 100. yıl kadrosu dahi yapamamış bunu. Ki bu kadro, o kadrodan çok daha genç. Bu sene kazanılan takımdaşlık, özgüven, başarı hazzını yaşamak gibi değerlerin üzerine bazı eksik, gedikler de giderilince seneye özlediğimiz Beşiktaş’ı görmemek için hiçbir neden yok. Sakın ola ki Mustafa Denizli’den bir sistem takımı yaratmasını beklediğimiz zannedilmesin, onun tarzı bu, sisteme değil isimlere, özel maç taktik/tavşanlarına güveniyor. Yeter ki gelecek sezon da konsantrasyonu aynı şekilde devam etsin, zaten teknik direktörlükteki en büyük meziyeti doğru transferler olduğu için gerisi çorap söküğü gibi gelir. Böylece de onun sayesinde başarı açlığı giderilerek, “Mustafa Denizli Sonrası”nın planları daha sağlam bir zeminde yapılır hale gelir ve bir sonraki teknik direktörün sistem takımını yaratması için gerekli kredi de sağlanmış olur.

İki Emsal Maç

In Beautiful Freak on 05/24/2009 at 13:34


Bu akşamki Galatasaray derbisiyle benzerlikler taşıyan iki maçımız var tarihimizde. İkisi de ligin bitimine bir hafta kala Galatasaray ile oynanmış, ikisinde de Galatasaray’ı yenip şampiyonluğumuzu ilan etmişiz. Biri daha yakın zamanda oynandığı için zaten her Beşiktaşlı’nın aklında, malum 100. yılımız ve Beşiktaş Galatasaray’ın 5 puan önünde; son dakikalarda Sergenin golünden sonra, “Sergen attı-şampiyonluk geldi” cümlesi siyah beyaz peşinde koşan herkesin aklına kazınıyor. Fakat 100. yıldaki maç ile bugünkünün farkı, o maç zirvedeki iki takımın maçıydı, bugün ise zirvede olan sadece Beşiktaş. Belki Galatasaray 100. yılımızdaki maçı kazanıp, umudunu son haftaya taşıyacaktı, gelişmeler farklı olacaktı. Ancak olmadı, kısfmet işte. Fakat bugünkü Galatasaray, o güne göre çok daha rahat. Tabir-i caizse ununu elemiş, eleğini asmış. O yüzden şekilsel bir benzerlik olsa da bugünle, ambiyans olarak bu maçın benzeri asıl olarak 1991-92 senesinde.

Beşiktaş Fenerbahçe’nin 5 puan önünde, yine bitime bir hafta kala Galatasaray ile oynuyor ama bu sefer Galatasaray çok rahat, ligin tepesinden oldukça uzak. Tabii ki söylentiler olmazsa, olmaz. Yine bir yatacaklar, satacaklar safsataları ile maç başlıyor ki, Galatasaray bir penaltı golü ile öne geçiyor, Yusuf 0-1. Şifo çok gecikmeden cevabını veriyor, 1-1. Devre böyle biterken, ikinci yarıda Iorfa’dan şık bir pas, İsmail durumu 1-2′ye getiriyor. Ve fakat tabii ki beş dakikada Beşiktaş, beş dakika sonra taze delikanlı Sergen durumu 2-2′ye taşıyor. Ne mutluluk, iki final maçında da gol atma başarısını göstermiş. Ama dört dakikada Galatasaray, dört dakika sonra Hamza ile 2-3 öne geçiyor. Rekor dört dakikaya inmişken, Beşiktaş durur mu, bu sefer üç dakikada Beşiktaş, üç dakika sonra Ali. 3-3. İnadımız, inat, Kara Kartal iki kanat. Heyecan fırtınası bir süre duruluyor, adrenalin seviyesi normale kavuşuyor ve işte Beşiktaş forması ile izlemesi en zevk veren futbolcularımızdan Şifo Mehmet bitime 10 dakika kala çıkıyor ve durumu 4-3′e getirerek, bir hafta evvelden şampiyonluk kutlamalarını başlatıyor.

Kıssadan hisse, bugün Beşiktaş maça fırtına gibi başlayıp, işi hiç uzatmadan da bitirebilir, oyunu 0-0′a kitleyip, maçı son dakikada da bitirebilir. Maçın başlarında geriye de düşebilir. Ama işte olmayacak iş değil, üç defa geriye düşülen bir maç bile çevrilmişse daha önce, öyle kolay kolay umutsuzluğa düşmemek lazım. Bugün sahada iki takım olacak fakat kazanan sadece Beşiktaş olacak.

Onlarınki Futbolsa Bizimkisi Bir Aşk Hikayesi

In Beautiful Freak on 05/22/2009 at 18:03

Şu televizyonların yabancı maçları vermesi yeni bir papağan türünün çıkmasına neden oldu. “Onlarınki futbolsa bizimkisi ne?” diye sayıklıyor sürekli, durduramıyoruz. Yahu bizimkisi de futbol, onlarınki de futbol, halı sahada top oynayan adamların maçı da futbol. Tanımı basit; sahada iki ayrı takım, takımlara ait birer kale ve bir top varsa ve takımlar topu rakip kaleye atmaya çalışıyorlarsa, oynanan şeyin adı futbol oluyor maalesef. Ha; halı saha maçında yarım saatlik bir mücadele sonucunda, nefesi kesilenlerin yere yattığını görürsünüz, bazı kategorilerde kördöğüşüne benzer bir oyun görürsünüz, bazı maçlarda da iki takımın satrançvari hamlelerini görürsünüz. Ama bazen sokakta maç yapan çocukların maçını dahi izleyebiliyorsak, demek ki bu mereti izlenebilir kılan, iki takımın kazanmak için mücadele vermesi. Ama yine de taraf olmak, en büyük kıstas. Eğer tarafsanız, tüm kanserojen etkilerine rağmen bir rengin peşinden gitmeniz kuvvetle ihtimal. Hatta mayıs ayı gelince olası şampiyonluk sevincinden çok yaklaşan iki aylık ayrılığın burukluğu da hissedilebilir.

Herneyse, işin romantikliğini geçelim. Bir de gerçeklere dönelim. Şimdi misal Manchester United; çok güzel top oynuyor, şöyle alımlı böyle güzel, çok başarılı. Onlarınki futbolsa biz kahrolalım…Kahrolalım da o zaman işin içine biraz da iki ülkenin hayat standardı girmez mi? Mesela, İngiliz’lerinki hayatsa, bizimkisi ne? Bunu diyeni göremedim, ama futboldan şikayet eden çok. Bu futbol sadece saha içindeki doğru organizasyonla alakalı olsa tamam ama o kadar çok değişken var ki, biri eksik kalınca sahada o eksiklik bazen somut olarak görünmese de, maçın sonucunda ya da şampiyonanın sonunda er yada geç ortaya çıkıyor. Şimdi eğitim şart deyip işin içinden çıkılabilir, bu bağlanması zor paragraf bir çırpıda hallolur, 17 yaşında yetenekleri açık seçik meydanda olan Türk oyuncularının 27 yaşında hem o yeteneklerini kaybetmiş hem de mental problemleri ile dibe vurmuş olması açıklanabilir ama o da değil tek mesele. Eğitim şart ama para şart, güzel stadlar şart, hayatta çoğu derdini halletmiş ve tek derdi haftasonu nasıl eğleneceği olan taraftarlar şart, biryerlere gelmek için yöneticiliği kartvizitten ibaret görmeyen yöneticiler şart, spor basınını ekmek kapısı olarak görmeyen yazarlar şart, siyasetten uzak federasyon şart..vesaire…vesaire.

Uzun lafın kısası, yabancı takımların maçlarında zevkten dört köşe olan birisi olamadım hiç. Bu tanımı gari yapmıştı sözlükte, ben de yineleyeyim; benim için en güzel gol 22 kısa pasın sonucunda Messi’nin ayak içi ile köşeye bıraktığı gol değil, kalecinin teptiği topu ıska geçen onca fubolcudan sonra Beşiktaş armalı formayı giyen futbolcunun kaval kemiği ile attığı goldür. Onun dışında da yapılacak tüm hesap kitap var oluş sancısına kadar gider…

Bir Senaryo Gerçeğe Dönüşüyor

In Beautiful Freak on 05/18/2009 at 15:17

Atam totem ben bizi, şekere katam ben bizi… Heralde bizim kadar totemci bir taraftar yoktur şu yeryüzünde. Sene başında da fikstüre bakınca fırsatı bulduk ya, hemen 100. yıl senaryosunu bu yıla uyarladık hep beraber. Ben senaryonun adını şahsen Geleceğe Dönüş koymuştum. Neydi bu senaryoyu düşündüren emareler; sene başında Bosna ekipleriyle UEFA serüvenine başlamak ( Sarejova-Siroki Brjieg ), devre arasında tecrübeli bir defansif orta saha oyuncusunu takıma monte etmek ( Giunti-Ernst ), 32. Haftada Ankara 19 Mayıs Stadyumunda sinir stres yüklü bir maç geçirmek ( Gençlerbirliği-Ankaragücü ) ve sonra da 33.Hafta X attı, şampiyonluk geldi demek için Galatasaray maçına koşmak.

O X kim olur bilemem, benim gönlümden geçeni herkes biliyor, hem de forma numaraları aynı olursa daha da anlamlı olmaz mı ki? Bilemem. Ama bildiğim tek bir şey var, öyle olursa bu haftanın kaderi Beşiktaşlı kaptanların sayesinde değişmiş olur. Sivas’ta Samet Kaptan, Eskişehir’de Rıza Kaptan sadece düşme-çıkma derdinde olmayacaklar belki de bir kez daha kaptanlık görevlerini yerine getirecekler.
Tabi önemli olan İnönü’deki Galatasaray maçı hepsinden öte. Rakip, şampiyonlar ligi vizesinden 5 puan geride, UEFA’ya gidememe endişesinden de 4 puan önde. Rahatlar yani. Teknik direktörleri ile takımın yabancı futbolcularının arası açık ve Bülent Korkmaz geldiğinden beri kısır bir takım hüviyetine büründüler. Bunlar Galatasaray adına dezavantajlar. Şu an için Beşiktaş tarafındaki tek dezavantaj ise ligde büyük maçlarda hep bir aksilik yaşanması ancak kupadaki Fenerbahçe maçı ile bunun son bulması bekleniyor doğal olarak. Bir de şöyle birşey var ki, ligin sonlarına doğru şampiyonluk havasına giren takımların üzerinde bir güç oluyor sanki, rakipler mutlak golleri atamıyorken şampiyon takım sanki arkadan itiliyormuş gibi komik goller atmaya başlıyor ( Kupa finalinde Yusuf, Ankaragücü maçında Bobo’nun ilk golü ), ya da hiç beklenmedik anda değişik goller çıkabiliyor ( Kupa finalinde Bobo, Ankaragücü maçında Ernst) ve dolayısıyla bu ışığı Beşiktaş şu an için fazlasıyla veriyor. Yakalanan bu aura mı, sinerji mi, hava mı artık ne dersek diyelim, sayesinde geleceğe umutla bakılabilinir.

Kupa Ası, Kupa Beyi ve Kupa Kızı

In Beautiful Freak on 05/14/2009 at 16:18

Oh be. Neydi o öyle. Alışmamışız sonuçta bu kadar üst üste Fenerbahçe mağlubiyetlerine, her maç asap bozan sus işaretlerine. Özlediğimiz Fenerbahçe dün sahadaydı sonunda. En son Jean Tigana zamanındaki kupa maçının ilk ayağında, İnönüde Delgado’nun asisti sonrasında Bobo’nun golüyle gelen galibiyetten sonra kısmet bu kupa maçınaymış artık. Kupadan, kupaya.

Galibiyetler sonunda, aman durun sevinmeyin, skora aldanmayın diyenlerden olmadım hiç. Skor iyiyse, en azından bir süreliğine sevinilmeli. Futbol bu kadar salt taktik, teknik gelecek kaygılı izlenince artık zevk vermez oluyor. Hatta sırf bu yüzden maç içinde fazla bu tip konulara takılıp maçı mundar etmem. Anı yaşa, tadını çıkar. Dün de tadını çıkardım açıkçası. Güzel bir atmosferde izledim maçı her şeyden önce, dostlar sağolsun…
Hava ayaz mı ayaz, şort siyah forma beyaz güzeldi. Belki de bu yüzden, sanki geçmişte oynanmış ta banttan yayınlanıyormuş gibi başladı maç. Maç başlar başlamaz da, Ernst ve Cisse’nin varlığının Beşiktaş’ta yarattığı fark görüldü. Hem öndeki ribaundlara hem de gerideki açıklara hızır gibi yetişti ikisi de. Zaten ilerideki oyuncuların daha iyi gözükmelerinin de müsebbibi bu ikili. O kadar çok ekstra top kullanma imkanı sağladılar ki dün Tello, Yusuf, Bobo ve Holosko’ya, aslında o ekstra toplarda sadece yetenekleri ile değil biraz da oyun zekaları ile oynayan futbolcular olsaydı ön tarafta, skor daha ilk yarıda farklı olurdu. Zaten dün sahadaki takımları ayıran en önemli fark da buydu. Bir tarafta iştahlı, yetenekli ancak bir o kadar oyun zekası pek parlak olmayan isimlere sahip Beşiktaş, bir tarafta da sadece oyun zekası ile bile büyük maçlarda öne çıkmayı başaran Fenerbahçe. Bu oyun zekasının farkını en net, Deivid De Souza’nın verdiği iki gol pası (biri gol oldu diğerini Semih kaçırdı) ile Holosko’nun iki kere sağdan inip birinde veremediği gol pasında, diğerinde Bobo’nun doğru yere geç hareket ettiği pozisyonlarda görebiliriz. Sorun yetenek değil, Holosko, Bobo, Tello gibi isimler elbette ki topu iyi kullanıp, istedikleri yere gönderme yetisine sahip, pozisyon almakta sıkıntıları yok ancak işin “futbolu bilerek oynamak” dediğimiz kısmında biraz pratik eksikleri var. Zira bazen pas verecek yerde şut çekmek bazen şut çekmeleri gereken yerde pas vermek gibi arızaları ya da doğru zamanda doğru yerde olamamak, rakip stoperin yapabileceği hatayı öngöremeyip ona göre pozisyon alamamak gibi eksikleri olabiliyor. Olsun. Oyun zekası eğer isminiz İbrahim Üzülmez değilse, gün be gün gelişebilecek birşey, tabi doğru ve sağlıklı bir ortamda ve şu an içinde o sağlıklı ortam yakalanmışa benziyor.. O yüzden enseyi karartmamak gerek.

İşte maç bir tarafta her geldiğinde kapanan Beşiktaş’a karşı tehlikeli pozisyonlar bulan Fenerbahçe ile, defansta az adamla yakalanıp tehlikeli olması beklenen ancak Beşiktaşlı futbolcuların yanlış tercihleri nedeniyle erken biten Beşiktaş akınları ile devam ederken sahneye Bobo çıktı. Takım iki kupaya giderken, şu an için bir kahraman eksikliği vardı ve bu yüzden kalan dört maçta kupalar gelcekse en az bir kahramanın çıkacağını düşünüyordum. Dün için o kahraman Bobo’ydu. Ankaraspor maçında verdiği iyi sinyalleri bu maçta doruğa ulaştırdı ve maçı kopardı. Gerçi kendisinin bir Fortis Türkiye Kupası fetişi olduğunu söylemek yanlış olmaz. Türkiye kupasında attığı gol sayısı dün itibariyle 20′yi geçti ki, bu neredeyse lig performansına yakın. O yüzden kendisine “Kupa Ası” demek gerekiyor. Ha keza, son 4 yılda bu kupayı 3 kere kazanma başarısını gösteren Beşiktaşa da “Kupa Beyi” yakıştırmasını yapmanın vakti geldi artık. Ha bir de “Kupa Kızı” var ki, onu da herkes biliyor tabi ki..

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.